Genetik: Anne, baba ve yavru arasındaki benzerlik ve farklılıkların nedeni ile bu özelliklerin nesilden nesile geçişini inceleyen bilim dalına genetik denir.Karakter Oluşumu: Bir canlının tüm özelliklerine birden "karakter" adı verilir. Canlının karakterini DNA üzerindeki genler belirler. Yavru bireyde karakteri oluşturan genlerden biri anneden diğeri babadan gelir, karakteri oluşturan bu gen çiftine "alel gen" adı verilir.Bir karaktere etki eden faktörler aşağıdaki gibidir. Kalıtım: Canlının anne ve babasından üreme sırasında DNA aracılığıyla aldığı karakterlere kalıtım denir. Modifikasyon: Işık, ısı ve besin gibi çevresel faktörlerin genleri etkilemesi ile canlıda oluşan karakterlere modifikasyon adı verilir. Oluşan değişiklikler kalıtsal değildir, yani yavru bireye aktarılmaz. Mutasyon: Sıcaklık, kimyasal maddeler ve radyasyon gibi çevresel faktörlerin genlerin yapısını bozması ile canlıda oluşan karakterlere mutasyon denir. Vücut hücrelerinde oluşan mutasyon sadece canlıyı etkiler kalıtsal değildir, üreme hücrelerinde oluşan mutasyon ise kalıtsaldır ve yavru bireye aktarılır. Varyasyon: Aynı türdeki canlılar arasında mutasyon yada çevresel etkiler sonucunda oluşan farklılıklara varyasyon adı verilir. Adaptasyon: Canlının var olan karakterinin bulunduğu ortama uyumsağlaması sonucu yaşamına devam edeilmesi olayına adaptasyon adı verilir. Canlının var olan karakterinin oratama uyum sağlayamaması canlının ölmesine neden olur bu olaya "doğal seçicilim" adı verilir. Kalıtımla İlgili Bazı Terimler Gen: Bir karakteri temsil eden ve bu karakterin yavru döllere aktarılmasını sağlayan DNA parçasına gen adı verilir. Alel Gen: Bir karakteri temsil eden kromozomların karşılıklı bölgelerinde (lokuslarda) bulunan iki gen çiftine alel gen adı verilir. Çok Alellik: Aynı karakteri temsil eden ikiden fazla gen bulunmasına çok alellik adı verilir. Homolog Kromozom: Karşılıklı bölgelerinde (lokuslarında) aynı karakteri temsil eden ve biri andan diğeri babadan gelen iki gen bulunduran kromozomlara homolog kromozom denir. Genotip: Bir canlının sahip olduğu genler topluluğuna genotip adı verilir. Fenotip: Bir canlının gözle görülebilen tüm özelliklerine fenotip adı verilir. Homolog Karakter (Arı Döl): Bir kromozomun karşılıklı bölgelerinde (lokuslarında) aynı özellikte iki alel gen bulunması olayına homolog karakter denir. Bu iki alel gen karakter oluşumunda aynı yönde etki ederler. Heterozigot Karakter (Melez Döl):Bir kromozomun karşılıklı bölgelerinde (lokuslarında) farklı özellikte iki alel gen bulunması olayına heterozigot karakter denir. Bu iki alel gen karakter oluşumunda zıt yönde etki ederler. Baskın Gen: Bir karakterin oluşumunda etkisini her zaman gösteren gene baskın gen denir. Büyük harfle gösterilir. Çekinik Gen: Bir karakterin oluşumda ancak homozigot ise etkisini gösterebilen gene çekinik gen denir. Küçük harfle gösterilir. Bağımsız Gen: Bir çift kromozom üzerinde sadece bir alel gen bulunması olayına bağımsız gen denir. Bağlı Gen: Bir çift kromozom üzerinde birden fazla alel gen bulunması olayına bağlı gen denir Bağımsız Genlerin Gametlere Aktarılması: 1. Homozigot Karakterlerde:Homozigot karakterlerde her durumda bir gamet oluşur ve oluşan gamet kromozom çiftlerinden bir tanesini alır. 2. Heterozigot Karakterlerde:Bir çeşit heterozigot kromozomdan devamlı iki çeşit gamet oluşur.İki heterozigot kromozom çiftinden dört çeşit gamet oluşur Bağlı Genlerin Gametlere Aktarılması: 1. Homozigot Karakterlerde:Homozigot karakterlerde her durumda bir çeşit gamet oluşur. 2. Heterozigot Karakterlerde:Heterezigot karakterlerde Krosing - Over olup olmamasına bağlı olarak iki değişik şekilde gamet oluşumu gerçekleşir.Krosing - Over'siz heterezigot karakterlerde iki çeşit gamet oluşur.Krosing - Over'li heterezigot karakterlerde 2n çeşit gamet oluşur. Mendelin Çalışmaları: Bu gün kullandığımız genetik biliminin temelleri, kısa sürede çok döl veren bir tür olan bezelyeler üzerinde yaptığı çalışmalarla Gregor Mendel tarafından atılmıştır. Mendelin Elde Ettiği Sonuçlar: 1. Canlılarda kalıtsal özellikler gen adı verilen elemanlar ile nesilden nesile taşınır. 2. Karakaterler birbirne benzeyen yada farklı, biri anneden diğeri babadan gelen bir çift alel gen ile oluşur. Bu alel genler farklı olursa biri baskın diğeri çekiniktir ve karakterin oluşumunda baskın olan etkilidir 3. Melez genlerin kendi aralarında çaprazlanmasında oluşacak bireyin genotipinin tam olarak bilinememesi ve yalnızca oranlarının tahmin edilebilmesi, genlerin rasgele birleşmesi yüzündendir. Genetik Çaprazlamalar: Genetik çaprazlamada gametlerin genotiplaeri belirlenir ve birbirleri ile kartezyen çarpım yapılarak oluşacak bireylerin genotip ve fenotip oranları bulunur. Çaprazlama sonucunda oluşacak genotip ve fenotip sonuçları "%" (yüzde) oranlar şeklinde belirlene bilinir.Çaprazlama yapılırken takip edilmesi gereken yol aşağıdaki gibidir. 1. Her gen için kullanılacak simgeler belirlenir. 2. Genlerin bağımlı yada bağımsız olduğu belirlenir. 3. Genlerin homolog kromozomlar üzerindeki dizilimi gösterilip ataların genotipi yazılır. 4. Gametler oluşturulur. 5. Gametler birbiriyle çaprazlanarak olası bireylerin genotiplari bulunur. 6. Bireydeki genotip ve fenotip oranları belirlenir. Monohibrit Çaprazlama: Tek bir karakter bakımından iki gametin çaprazlanmasına monohibrit çaprazlama denir. Dihibrit Çaprazlama: İki karakter bakımından heterozigot iki gametin çaprazlanmasına dihibrit çaprazlama denir. Eş (Eksik) Baskınlık: Eğer bir karakter üzerine etki eden alel genlerin hepsi eşit etki gücüne sahipse, yani birbirine göre baskınlık ve çekiniklik özellikleri yoksa bu olaya eş baskınlık denir. Oluşan yeni bireyin fenotipi anne ve baba fenotiplerinden farklı olabilir.
Allaha, dine, madde ötesine inanmayan veya inancı zayıf olanlar, devamlı bir bekleyiş içinde oluyorlar ve Auguste Comteun yıllar önce ileri sürdüğü kehanetinin; yani dinin yerini bilimin alacağı günün gelmesini bekliyorlar. İlim adamları bir buluş yaptıklarında veya ilim ile teknoloji el ele vererek insanın aya ayak basması gibi bir olayı gerçekleştirdiklerinde, heyecana kapılıyor ve “Acaba o gün geldi mi, artık dinden kurtulmanın kesin bir kanıtını bulduk mu?” diye sormaya, bazıları da “bulduk, bulduk” diye çığlıklar atmaya başlıyorlar.
Son günlerde genetik kopyalama usulü ile bir koyunun ve bir de maymunun benzerleri dünyaya gelince, buna benzer psikolojik hâller ve heyecanların yaşandığı görüldü. Feminist geçinen bir bayan yazar da “Artık kadınların çocuk sahibi olabilmek için erkeklere ihtiyaçlarının kalmadığını, tam özgürlük ve eşitliği yakalamanın bir aşamasını daha gerçekleştirdiklerini” ilan etti. Bu baylara ve bayanlara göre mevcut, yaratılmış bir hücre ile genetik özellikleri taşıyan DNA dan temizlenmiş bir yumurtanın özel ortamlarda döllendirilmesi sonucu bir benzer koyunun elde edilmesi, (haşa) “yaratma” sayılıyor. Keza çocuk için erkeğin spermine ihtiyaç kalmayınca aile hayatına da gerek kalmıyor.
Allahın yaratması ile boy ölçüşmek cüretini gösteren insanın: Yarattığını var olanlardan değil yoktan yaratması gerekir. Çünkü var olanın fiziki, biyolojik, kimyevi yapısını değiştirmek yaratmak değildir. Kendilerinin de ifade ettikleri gibi bu ancak bir kopyalamadır.
Bazı kadınlar istisna tutulursa, bütün dünyanın kadınları; erkeklere insanlıkta kendilerine eşit, fert ve cemiyet hayatını, kültür ve medeniyeti gerçekleştirmede kendini tamamlayan karşı cins olarak bakmaktadırlar. Kadınlar ve erkekler, insanın iki cinsi olarak birbirlerine sevgi ve saygı duymakta, her biri diğerini, mutlu bir hayat için, yerine başkası konamaz bir şart olan aile hayatının temel unsurları olarak görmektedirler.
Genetik kopyalama yoluyla bir hayvanın, aynı özellikleri taşıyan bir eşini, bir kopyasını elde etmekte sakınca olmayabilir -yine de düşünülmesi ve tartışılması gerekir- ancak, bunu insana uygulamaya kalkışırlarsa ortaya çok sayıda sakınca çıkar:
İnsanın beynine bağlı, beyni ile ilgisi bulunan zekâsı başta olmak üzere insani özelliklerine genetik kopyalamanın nasıl tesir edeceğini şimdiden bilmek de, tahmin etmek de -ilmen- mümkün değildir; çünkü deneyler hayvan üzerinde yapılmaktadır ve insan, hayvan değildir.
Bu işlemin insana uygulanmasının sonuçlarını görmenin tek yolu, insan üzerinde deneyler yapmaktır; böyle bir deneye ne ahlak, ne din, ne de hukuk izin verir.
Allah isterse insanı, bir erkeğin spermi ve bir kadının yumurtası olmadan da yaratabilir; nitekim Hz. Ademi böyle yaratmıştır. O isterse bir kadının yumurtası olmadan bir kadın yaratabilir; nitekim Hz. Havva annemizi böyle yaratmıştır. O isterse bir erkeğin spermi olmadan bir erkek yaratabilir; nitekim Hz. İsayı böyle yaratmıştır. O isterse yaşlandıkları için sperm ve yumurtadan mahrum bulunan yaşlı bir çifte (Hz. Zekeriya peygambere) bir çocuk verebilir; nitekim Hz.Yahyayı böyle vermiştir.
Not:
İslam dininin akla önem vermesi ve insanı düşünmeye sevk etmesi, arıdan sivrisineğe, insanın ana rahmimde geçirdiği safhalardan, ağaçların her baharda yeniden dirilmesine kadar birçok fiziki olay üzerinde tefekküre teşvik etmesi gösteriyor ki, hak din fenne karşı olamaz. Fennin en ileri hududunun peygamber mucizeleriyle çizilmiş olması da bize ders veriyor ki, hak din insanoğlunu bu yolda ilerlemeye teşvik eder. Mesela, Hz. İsanın (as.) bir mucizesi ölüleri diriltmesidir. İnsanoğlu tıp ilminde bu noktayı yakalayamasa da buna yaklaşmaya çalışmalıdır.
Konunun bir başka boyutu da şöyle düşünülmelidir: Diğer hayvanları belli görevleri yapacak şekilde yaratan, onların beden yapısından ruh dünyalarına kadar her şeylerini buna göre tanzim ve takdir eden Allah, insanoğlunu arza halife yaratmış ve ona cüzi irade vermekle sadece bir sahada değil, dilediği her sahada çalışmaya, yeni şeyler ortaya koymaya onu teşvik etmiştir. İnsan fen sahasında her ne ortaya koyuyorsa kendisine ihsan edilen bu kabiliyet ve hürriyet sayesindedir. Onun fen sahasındaki her buluşu yahut ilerlemesi bu İlâhî takdire dayanır. Böyle bir insanın kalkıp, ulaştığı bir fenni buluşu öne sürerek dine meydan okuması nankörlüktür ve haddini bilmezliktir.
Bu mesele çok yönlüdür. Sadece birkaçına temas edelim.
Hak din fenne karşı olamaz Din denilince iki ayrı mefhum hatıra gelir. Biri “hak din”, diğeri “bâtıl dinler”. Bâtıl dinler, ya insanların kendi hayallerinden doğan, yahut bir hak dinin tahrif edilmesiyle ortaya çıkan bir takım saçma inançlardır. Hak din ise, bu kâinatı kudretiyle yaratıp, hikmetiyle ve ilmiyle tanzim eden, yeryüzünü insanlara beşik, güneşi lâmba yapan, zemini çiçeklerle, semayı yıldızlarla donatan Cenâb-ı Hakk ın bir emir ve yasaklar manzumesidir.
Hak kitap, Allahın fermanı ve bu kâinat Onun mülkü ve mahlûkudur. Nitekim bu âlem için, “kâinat kitabı” denilmiştir. Her bir fen bu kitaptan bir sahifenin, bir cümlenin, yahut bir noktanın tefsiri, açıklanmasıdır. İnsan bedeni bu kitaptan sadece bir kelime. Ondaki her organ için nice eserler yazılmış. Diş, bir tek harf gibi, ondaki ince esrar üzerinde nice tezler yapılmış. Bir hücre, bir atom, bu kâinat kitabının birer noktası hükmündeler. Onların tefsirleri ayrı birer ilim kolu olarak gelişmiş. O hâlde, âlemdeki hikmetleri tefsir eden ve gizli güzellikleri ortaya çıkaran fenlerin ilâhî fermana aykırı olması düşünülemez.
Bazı çevreler, fennin her keşfini, dine karşı kazanılmış bir zafer gibi ilân ediyorlar. Bu, fenni inkâr eden bir bâtıl din için doğru olabilir. Yahut Avrupayı asırlarca fenden uzak tutan ve “dünya dönüyor” dediği için Galileyi engizisyon önüne çıkartan kiliseye karşı aklın zaferi sayılabilir. Ama, bir Müslüman bu tür gelişmeleri: “Allahın kudret kitabı olan şu kâinattan bir sırrın daha çözülmesi” şeklinde değerlendirir. Ve yine bir Müslüman, bütün medeniyet harikalarını insan aklının birer meyvesi olarak görür ve bunları, insana bağışlanan istidadın ve ona tanınan fırsatın birer neticesi olarak bilir. “Arıya bal yapmayı ilham eden, koyunu süt fabrikası yapan Cenâb-ı hak, insan aklına da böyle harika meyveler verdiriyor.” diye düşünür. Yeni keşifleri duydukça, Allahın ilmine ve hikmetine karşı hayranlığı ve hayreti daha da artar.
Din ile fennin sahaları Fen ilimleri, ilâhî kudretle yaratılmış bulunan şu kâinattan bahsederler. Din ise, onun yaratıcısını tanıttırır. Fen, âlemde hiçbir varlığın vazifesiz olmadığını ispat ederken, din insanın da başıboş olmayacağını bildirir ve vazifesini de “ibadet” olarak tespit eder. Fen, bedeni bütün incelikleriyle ele alırken, din o hanede misafir olan ruha hitap eder. Meselâ, fen gözü incelerken, din nelere bakılıp nelere bakılmayacağını talim eder.
Kuran-ı Kerîm bir fen kitabı değil, insanları hidayete irşat ve kulluğa davet eden bir ilâhî fermandır. Bundandır ki, âyet-i kerimelerde fennî meselelere sadece işaretler edilmiştir. O ilâhî fermanda bugünkü medeniyet fenleri açıkça haber verilseydi, insanlık âlemi asılarca bu hakikatleri akla sığıştıramayacak, belki de inkâra sapacaktı. Bu ise, ilâhî irşat ve ikaza, emir ve davete perde olurdu.
Kaldı ki, hak kitaplarının en sonuncusu ve en mükemmeli olan Kuran-ı Kerîmde, ne Aya gidilemeyeceğine, ne uçak yapılamayacağına, ne de elektriğin keşfedilmeyeceğine dair bir tek âyet bulmak mümkün değil. İnsanları fenden men eden bir yasak da mevcut değil. O hâlde, kıyamete kadar daha ne tür keşifler yapılsa, hangi gezegenlere gidilse, bütün bunların din ile doğrudan ilgisi yok demektir.
Meselenin psikolojik yönü Gördüğümüz kadarıyla, “Din ile ilim çatışır mı, çatışmaz mı?” Münakaşalarını sürdürenlerin çoğu ölümü unutmak, ibadetten kaçmak, âhireti düşünmek istemeyen kimseler... Onlardan birisine soruyorsunuz:
–Her nimet bir teşekkür ister, değil mi? –Evet, diye cevap veriyor. Devam ediyorsunuz: –Bu şükrü yapmamak nankörlüktür, değil mi? Cevap yine aynı yolda: –Elbette!..
–“Pekalâ”, diye sürdürüyorsunuz konuşmanızı, “Saatteki hızı yüz bin kilometreyi aşan bu arz küresi üzerinde seni yıllardır gezdiren, her nefeste kanını temizlettiren, ruhunu akıl, hâfıza ve hissiyatla..., bedenini de el, ayak, mide, ciğer... gibi maddî organlarla donatan Allaha şükür ve ibadet etmen gerekmiyor mu?”
Bu sorunuz karşısında ne diyeceğini şaşırıyor ve –“Söyle bakayım, dinimize göre tüp bebek yapılabilir mi?” gibi konuyla hiç alâkası olmayan bir soru atıyor ortaya. Böylece meseleyi saptırmak ve sahadan uzaklaşmak istiyor. Sanki, siz o soruya cevap veremeyince onun Allaha karşı teşekkür borcu ve ibadet mükellefiyeti kalkacakmış gibi...
“Din ilme ters düşer mi, düşmez mi?” tartışmalarının altında genellikle bu psikoloji yatar. Genellikle diyorum, çünkü sayıları az da olsa, bu gibi meseleleri öğrenmek için soranlar da yok değil...
Genetik bilimindeki gelişmelerin yanı sıra, araştırmaların gitgide farklı alanlarda özelleşmeye başlaması bu bilim dalının alt dallarının oluşmasına neden olmuştur. Genetiğin alt dallarından bazıları şunlardır:
Evrimsel gelişim genetiği: Döllenmiş tekhücreli yumurta aşamasından başlayarak organizmanın oluşmasındaki tüm moleküler etkenleri ve dolayısıyla onları kodlayan genleri inceler. Yoğun olarak, özellikle iki taraflı simetri düzenlenmesiyle ve basit bir biyolojik sistemden (tekhücreliler, ışınsal simetri) karmaşık bir organizmaya (çokhücreli, genellikle metamerize ve özelleşmiş organlar halinde yapılaşmış organizmalar) geçişi sağlayan mekanizmalarla ilgilenir. Organizmanın oluşum mekanizmalarını incelemek için model organizma türleri (Drosophila, yuvarlak solucanlar, zebra balığı, tavuk vs.) kullanır. Fransızcada evrimsel gelişim genetiği adıyla bilinen bu dal, İngilizcede evrimsel gelişim biyolojisi olarak bilinir.
Medikal genetik: İnsan genetik hastalıklarına ilişkin kalıtımı, hasta ailelerindeki "ayrışım"ı inceler. Bu yolla, tedavi biçimlerini sağlamak amacıyla, insan hastalıklarından sorumlu mutasyonları tanımlamaya çalışır.
Genomik: İnsan genomunun (kromozomlarda yapılanmış üç milyar baz çiftinin, DNA bütününün) yapısını, bileşimini ve evrimini inceler ve DNA’da biyolojik bir anlamı olabilecek birimleri (genler, çevrilmeyen transkripsiyon birimleri, mikroRNA’lar, düzenleme üniteleri, transkripsiyon faktörleri olan promotörler, CNG alfa ve beta kanalları vs.) tanımlamaya çalışır.
Kantitatif genetik: Genetik bileşenleri, niceliksel özelliklerin (boy, tüy rengi, büyüme hızı vs.) varyasyonunu (değişme, çeşitlenme) ve kalıtsallıklarını açıklayarak inceler.
Evrim genetiği: Türlerin genomlarında doğal seçilimin izlerini inceler ve türlerin değişen çevrelerde (ortamlarda) hayatta kalmasında ve adaptasyonunda başrolü oynayan genleri tanımlamaya çalışır.
Popülâsyon genetiği: Popülâsyonların ve türlerin çeşitliliğini etkileyen güçleri (ve etki ya da sonuçlarını) matematiksel ve istatistikî yöntemler geliştirerek inceler. Bir başka deyişle popülâsyonlardaki fertlerin benzerlik ve farklılıklarının kaynaklarını araştıran bir genetik alt dalıdır. Dört ana madde üzerinden yola çıkarak araştırmalar yapar: Bunlar doğal seçilim, gen havuzu, mutasyonlar ve gen devamlılığıdır.
Moleküler genetik: Canlıların kalıtım materyali olan genlerin yapılarını ve işlevlerini moleküler düzeyde inceleyen bir genetik alt dalıdır. Moleküler genetik, moleküler biyolojinin ve genetiğin yöntemlerini kullanarak çalışır.
Ekolojik genetik: Genetik çalışmaları ekolojik alanda sürdüren bir genetik alt dalıdır. Ekolojik genetik, canlıların oluşturduğu popülasyonları "popülasyon genetiği" ile yakından ilişkili olarak araştırır.
''Türkiye hem Türk dünyasının, hem de İslâm aleminin ümit ışığıdır. Bu ışığın sönmesi hem İslâm aleminin, hem de Türk dünyasının karanlığa gömülmesi demektir." ''
Türkleri çok seviyorum. Tarih boyunca
kahramanlıklarıyla, cesaret ve atılganlıklarıyla kendilerini kabul
ettirmişlerdir. Milli ve manevi değerlerine bağlıdırlar. Dostluklarına
güvenilir, düşmanlıklarından korkulur...
Tarih boyunca İslâm alemi Türklerden faydalanmıştır. Türkler güçlü
oldukça İslâm alemi rahat ve huzur içinde olmuştur; zayıfladıkça, İslâm
alemi ezilmiş ve horlanmıştır. Türkler İslâm'ın koruyucu gücü
olmuşlardır.
Ancak ne yazık ki, bazı İslâm ülkeleri, emperyalist güçlerin oyununa
gelerek Türklere ihanet etmişlerdir. Türklere ihanet ederek arkadan
vuranlar belasını bulmuştur. Bugün bazı İslâm ülkelerindeki çıkmazlar
ve sıkıntılar, bu tarihi hatanın bedelidir.
Şimdi gururla söylemek istiyorum ki, Çeçenler tarih boyunca Türklere
bağlı kalmışlar ve tarihin hiçbir döneminde ihanet etmemişlerdir.
Bugün ise, Türkiye'yi yönetenler o yüce değerlerden çok uzaklar.
Halbuki Türk milleti, maddi ve manevi değerlerine bağlı olduğu sürece
yücelmiş ve yükselmiştir. Ve dünya tarihinin akışına yön vermişlerdir.O
yüce değerlerden ayrıldıkça küçülmüşler ve sıkıntılara
düşmüşlerdir.Unutulmasın ki, Türkiye hem Türk dünyasının, hem de İslâm
aleminin ümit ışığıdır. Bu ışığın sönmesi hem İslâm aleminin, hem de
Türk dünyasının karanlığa gömülmesi demektir"
Cahar Dudayev (1944 - 1996)
Çeçenistan'ı özgürlüğü kavuşturan Cahar Dudayev, 1944 yılının Şubat ayında Çeçenistan'ın Yalho köyünde doğdu. Hayata gözlerini açar açmaz Rus baskısı ile tanıştı. 23 Şubat 1944'te Sibirya'ya sürgün edilenlerin arasına katıldığında daha annesinin kucağında 15 günlük bir bebekti.
Çocukluk yılları Sibirya bozkırlarında çok güç şartlar altında geçti. Orta öğrenimini burada tamamladı. 1962 yılında Tambov Askeri Pilot Yüksek Okulu'ndan, 1966 yılında da Uzak Mesafe Uçakları Pilot ve Mühendis Yetiştirme Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. 1974 yılında Gagarin Hava Harp Akademisi'ni de bitiren Dudayev, 1. Sınıf pilot ve mühendis ünvanını kazandı. S.S.C.B. hükümeti tarafından kendisine 12 madalya verildi. Tümgeneralliğe yükseldi.
Sovyet tarihinde Stratejik Hava Kuvvetleri'nde Tümen Komutanı olmayı başaran ilk Müslüman olarak adından bahsettirdi.
Çeçenistan Devlet Başkanı olmadan önce Baltık Cumhuriyetlerinde yaşanan bağımsızlık hareketlerini bastırmadığı için adı isyancı generale çıktı. 1989'da Estonya'da Stratejik Hava Kuvvetleri Filoları Komutanlığı'nda görev yaparken Baltık ülkelerinde başlayan bağımsızlık hareketlerinin kuvvet kullanılarak bastırılması için Moskova'dan emir aldı. Ancak bu emri "yurdunun bağımsızlığı için mücadele eden bir halkın üstüne bomba atmam" diyerek yerine getirmedi. Moskova bu itaatsizliği hazmedemedi ve Dudayev'e ceza olarak askeri birliği ile birlikte Grozni'ye sürgüne gönderildi. 1990 yılının Mayıs ayında görevinden istifa etti. Rusya bu "isyancı" komutanın önderlik edeceği birçok olaya gebeydi.
Kasım 1990'da toplanan Çeçen Halkının Kurultayı'na davet edildi ve sonradan "Çeçen Milli Kongresi" adını alan bu halk meclisinin icra kurulu başkanlığına seçildi.
19-21 Ağustos 1991'de Gorbaçov'a karşı girişilen başarısız darbe teşebbüsü sırasında darbecilerin karşısında yer aldı. Akabinde, darbecilerle işbirliği yapan Çeçen-İnguş Cumhuriyeti Hükümeti'ni düşürmek için başlatılan halk hareketinin başına geçti. Demokratik güçler, aydınlar ve tüm Çeçen halkı kendisini destekledi. 27 Ekim 1991'de yapılan seçimlerde %85 oranında aldığı oyla Çeçenistan Cumhurbaşkanlığı'na seçildi.
Rusya'nın 11 Aralık 1994 tarihinde Çeçenistan'a karşı başlattığı işgal ve soykırım hareketine karşı Cahar Dudayev, "Son Çeçen canını vermeden Ruslar ülkemize hakim olamaz" diyerek, halkına "Cihad" emrini verdi.
Dudayev'in önderliğindeki Çeçen halkı, iki yıla yakın bir süre devam eden şanlı bir istiklal mücadelesi verdi. Sonunda Mayıs 1996'da Çeçenistan Ruslardan temizlenerek, Kafkas tarihine yeni bir altın sayfa eklendi.
Bu özgürlük lideri, 21 Nisan 1996'da bir suikast sonucu şehid edildi...